5 Eylül 2013 Perşembe

ORGANİK TARIMDA KOMPOST GÜBRE HAZIRLANIŞI VE YARARLARI

ORGANİK TARIMDA
KOMPOST GÜBRE HAZIRLANIŞI VE YARARLARI
Hamdi DAĞ & Başar NACIR
Biyokimyasal olarak ayrışabilir çok çeşitli organik maddelerin Organizmalar tarafından edilerek, uygulandığı topraklarda yararlı organizmaların çoğalması ve fonksiyonlarını sürdürmesi, toprak yapısında iyileşme, toprağın mineral besin maddesi içeriğine katkı, toprağın havalanması ve nem tutma kapasitesinde artış, ve toprağa uygulanan olmuş Ürünlere verilen isim olan kompost madenleştirmek stabilize Mikro ve Makro besin elementlerinden bitkinin daha iyi ve daha uzun sürelerde faydalanması gibi birçok yarar sağlamaktadır.
Kompostlaştırma uygulaması başlığı altında, çöp içerisindeki organik maddeler gözle görülmeyen mikroorganizmalar tarafından oksijen yardımı ile Biyokimyasal yollarla ayrıştırılmaktadır. Yetiştirdiğimiz Bitkiler için yapay Gübreler kullanmak yerine, basit yöntemlerle kendi bahçenizde Kompost Gübreler hazırlamak mümkündür. Bitkilerimizin sağlığı için çok yararlı olan bu işlemi gerçekleştirmek için ihtiyacınız olan malzemelerin çoğu genellikle evimizde daha önceden bulundurduğumuz şeyler olması, Kompost hazırlanmasını daha da kolay bir hale getiriyor.
Kompost hazırlamak için kullanılan malzemeler genel olarak iki sınıfa ayrılırlar. Azot içeriği fazla olan "yeşil malzemeler" arasında kesilmiş taze çim, taze sebze ve meyve kabukları ve artıkları, mutfak atiklari, yapraklar, ve taze çiftlik gübresi gelmektedir. Bunlara ek olarak "kahverengi malzemeler" karbon saglayan kuru maddelerden oluşur. Dal parçaları, ağaç kabukları, Talaş ve testere tozu, kuru yapraklar, gazete kağıdı ve saman gibi maddeler bu sınıfa aittirler. Bunların dışında kalan, et ve süt ürünleri, hayvan dışkısı, yağ ve yağlı yiyecek atiklari, Tıbbi Atıklar, hastalık içeren zararlı bitki atiklari, ve üzerinde tohum olan yabancı otlar komposta kesinlikle konulmaması gereken malzemeler arasında yer alır.
Peki Kompost nasıl yapılır? Kompostu oluşturmak için öncelikle bahçemizde bu iş için küçük bir alan ayırmamız gerekli. Belirlediğimiz alanda açacağımız tabanı toprak olan çukurun içerisine kat kat şeklinde konacak malzemelerin seçimine önem göstermeliyiz. Başarılı bir kompostun sırrı Karbon / azot oranın dengelemekten geçer. Yukarda bahsettiğimiz Yeşiller ve kahverengiler gruplarına ait malzemelerin karışımına ek olarak rutubet, hava, ve hacmin bir araya gelmesi ile Oluşan kompost, daha az gübre kullanımına ve yumuşak ve su tutan Gevşek bünyeli bir toprak elde etmemize yardımcı olur. Normalde Çevreyi kirletecek olan atıklarımızı Kompost yaparak değerlendirerek Doğayı ve Çevreyi yaşadığımız bunlardan korumuş oluruz.
Kompost hazırlanışında önemli olan çürümenin hızlı bir şekilde gerçekleşmesi için, kullanılan malzemenin boyutlarının küçük olması gerekmektedir. Kompostun oluşumunda gerekli olan nemi sağlamak için fıskiyeli hortum veya süzgeçli kova yardımı ile ıslanma gerçekleştirilebilir. Kompostlaşma havalı ortamda gerçekleştiği için hazırladığımız yığını ara sıra havalandırmak çürümeyi hızlandırır. Komposta ne kadar çok değişik kaynaktan malzeme girerse Ürüne katkının fazlalaştığını ve besin içeriğinın arttığını aklımızda bulundurarak, elimizdeki son ürünün yetiştiricilik hedefimize uygun olmasına dikkat etmeliyiz.
Ülkemizde Bahçe her türlü ekilebilir alanın yaygın olması nedeniyle kompost hazırlanması ve hem kolay, hem çevreye yararlı, hem de atıklarımızı iyi şekilde değerlendirdiğinden ve toprağın verimiliğini arttırdığından dolayı hesaplı bir işlemdir. Üzerinde hazırlandığı zeminin kolay havalanmasını ve Zor işlenen toprakların kolay işlenmesini saglayan bu uygulama, besin maddelerinin bitkilerce daha iyi kullanılmasını sağlamakla kalmayıp, toprağın su tutma kabiliyetini de artırarak kurak mevsimlerde tuzlanmayı önler. Bahsettiğmiz Tüm bu nedenlerden dolayı Doğaya dost ve verim arttırıcı olan kompostun, birçok gelişme ortamına alternatif ya da destek olabileceği kanıtlanmış ve özellikle kendi kendine yeterli verimliliği sağlayamayan Bahçelerde faydalı olduğu görülmüştür.
EKOLOJİK (ORGANİK, BİYOLOJİK) TARIM
Ekolojik (Organik, Biyolojik) tarım yüksek girdi kullanımına dayalı endüstriyel tarımın insan sağlığı, ekonomi ve çevre açısından ortaya çıkardığı olumsuz sonuçların karşısında alternatif olarak ortaya çıkmış bir tarım sistemidir. Kaynakların en iyi şekilde kullanımına dayanarak yanlış uygulamalar sonucu bozulan doğal dengeyi korumayı amaçlayan ekolojik tarım sisteminde, sentetik kimyasal gübrelerin, ilaçların ve hormonların kullanımı yasaklanmıştır. Toprak verimliliği, hastalık ve zararlılardan korunmada uygun çeşit seçimi, ürün rotasyonu, bitki atıklarının değerlendirilmesi, yeşil gübreleme, organik atıkların kullanılması, hayvan gübresi ve biyolojik kontrol gibi yöntemler esas olarak belirlenmiştir.
Ekolojik tarım yüksek kaliteyi hedefleyen bir tarım sistemidir. Başlıca amacı toprak-bitki-hayvan ve insan arasındaki yaşam zincirinde üretim optimizasyonunu sağlıklı bir şekilde sağlayabilmektedir.
Ekolojik tarımla ilgili tüm ulusal ve uluslararası standartlar araziden rafa kadar ürünün izlediği tüm aşamaların kontrolünü ve sertifikasyonu zorunlu tutmaktadır. Sertifikasyonla, ekolojik ürün tüketerek hem sağlıklı yaşamayı hem de doğayı korumayı hedefleyen tüketicilere bir güvence verilmektedir. Ayrıca ekolojik üretim yapan üreticinin standartlara uygun üretimini belgelendirerek ispatlamasına ve ürününü hak ettiği değerde pazarlamasına imkan sağlamaktadır.
ORGANİK TARIM NEDİR?
Organik Tarım; üretimde kimyasal girdi kullanmadan, üretimden tüketime kadar her aşaması kontrollü ve sertifikalı tarımsal üretim biçimidir. Organik tarımın amacı; toprak ve su kaynakları ile havayı kirletmeden, çevre, bitki, hayvan ve insan sağlığını korumaktır. Organik tarımın geçmişi 20.yüzyıla dayanmaktadır. Zira çevre bilinci ve ozon tabakasındaki incelme ve dünya geleceğinin tehlikeye girmesi gibi konular gündeme gelmiştir.
Önceleri çok çeşitli yöntemler ve teoriler geliştirilmiş, hatta bu yöntemlere astrolojik boyutlar katılarak ay ve yıldızların etkisini de üretime katan ekoller ortaya çıkmıştır. Tüm bu ekoller incelendiğinde görülen temel öğe; ekolojik dengenin korunarak, bitkisel ve hayvansal üretimin birlikte aile işletmeciliği şeklinde yapılması, dolayısıyla üretimden tüketime kısa devrelerin kurularak kendi kendine yeterliliğin sağlanmasıdır.
Bu özelliği nedeni ile 1. ve 2. Dünya savaşları arasında popüler olan organik tarım 1950 yılından sonra Amerika Birleşik Devletleri'nin Marshall yardımı ile önemini yitirmiş, sağlanan ekonomik katkılar ve aşırı desteklemeler sonucu entansif tarım süratle yayılmış, makineleşme, kimyasal ilaç ve gübreler ile kimyasal katkı maddeleri kullanılmaya başlanılmıştır. 60’lı yılların sonunda Avrupa Topluluğu'nun uyguladığı tarımsal destekleme politikaları, 1970 de pestisitlerin ve kimyasal gübrenin keşfi de bu gelişmeye katkıda bulunmuştur.
Ancak "Yeşil Devrim" olarak adlandırılan bu tarımsal üretim artışının dünyadaki açlık sorununa bir çözüm getirmediğini, aksine doğal dengeyi ve insan sağlığını süratle bozduğunu gören kişi ve gruplar bu konuda araştırmalara başlamışlardır. Bu araştırmaların sonucunda bilim çevreleri ve sivil toplum örgütlerinin baskısıyla 1979 yılından itibaren DDT grubu pestisitlerin kullanımı A.B.D.'den başlayarak tüm dünyada yasaklanmıştır. Bu durumda organik tarım tekrar gündeme gelmiş, 1980 yılından sonrada tüketicilerin baskısıyla aile işletmeciliği şeklinden çıkarak ticari bir boyut kazanmıştır. ABD'de 0-2 yaş grubu çocuk mamalarının imalinde organik ürünlerin kullanılmasını zorunlu tutan yasanın da bu ticari boyuta katkısını belirtmek gerekir.
Organik ürünler ticarete konu olunca beraberinde kontrol ve sertifikasyona ilişkin yasal düzenlemeler gündeme gelmiştir. Avrupa'da önceleri her ülke kendine göre bazı düzenlemeler yapmış, daha sonra 24 Haziran 1991 tarihinde Avrupa Topluluğu içinde organik tarım faaliyetlerini düzenleyen 2092/91 sayılı yönetmelik yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
Ülkemizde organik tarım faaliyetleri 1986 yılında Avrupa'daki gelişmelerden farklı şekilde, ithalatçı firmaların istekleri doğrultusunda, ihracata yönelik olarak başlamıştır. Önceleri ithalatçı ülkelerin bu konudaki mevzuatına uygun olarak yapılan üretim ve ihracata, 1991 yılından sonra Avrupa Topluluğunun yukarıda adı geçen Yönetmeliği doğrultusunda devam edilmiştir. Daha sonra 2092/ 91 sayılı yönetmeliğin 14 Ocak 1992 tarihinde yayımlanan 94 /92 sayılı ekinde; Avrupa Topluluğuna organik ürün ihraç edecek ülkelerin uymak zorunda olduğu hususlar ayrıntıları ile belirtilmiş ve ülkelerin kendi mevzuatlarını uygulamaya koymaları ve bu mevzuatın da dahil olduğu çeşitli teknik ve idari konuları içeren bir dosya ile Avrupa Topluluğuna başvurmaları zorunluluğu getirilmiştir.
Avrupa Topluluğu'ndaki bu gelişmelere uyum sağlamak üzere Tarım ve Köyişleri Bakanlığı çeşitli kurum ve kuruluşların işbirliği ile Yönetmelik hazırlama çalışmalarına başlamış ve "Bitkisel ve Hayvansal Ürünlerin Ekolojik Metotlarla Üretilmesine İlişkin Yönetmelik" 24.12. 1994 tarihli ve 22145 sayılı Resmi Gazete' de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu Yönetmeliğin bazı maddelerinde uygulamada rastlanılan aksaklıkları gidermek ve organik tarım faaliyetleri sırasında yapılacak kusur ve hatalara karşı uygulanacak yaptırımların da yönetmelikte yer alması için, 29.06.1995 tarihli ve 22328 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmelik ile değişiklik yapılmıştır. Daha sonra 11.07.2002 tarihli ve 24812 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “Organik Tarımın Esasları ve Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik” yürürlüğe girmiştir. Organik ürünlerin üretimi, tüketimi ve denetlenmesine dair kanun tasarısı Hükümetin acil eylem planı içerisinde yer almış ve 5262 sayılı “Organik Tarım Kanunu” 03.12.2004 tarihli ve 25659 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Bu Kanuna gereğince hazırlanan “Organik Tarımın Esasları ve Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik” 10.06. 2005 tarihli ve 25841 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Organik Tarım Kanun ve Yönetmelik esaslarına göre üretilen bitkisel ve hayvansal tüm ürünler organik olarak değerlendirilir ve Yönetmelikte ayrıntıları verilen etiket ve özel organik tarım logosu ile pazarlanır.
"Avrupa Topluluğuna Organik Ürün İhraç Eden 3.Ülkeler" listesinde yer almak üzere de gerekli bilgileri içeren bir "Teknik Dosya" hazırlanarak öngörülen süre içinde Dışişleri Bakanlığı kanalıyla resmi başvuru yapılmıştır.
Organik tarım, son yıllarda gündemde oldukça sık yer almasına rağmen, aslında 50-60 yıl öncesine kadar kullanılan en eski tarımsal faaliyetlerden birisidir. Babalarımızın veya dedelerimizin yıllar önce, petrol kaynaklı inorganik gübrelerin ve pestisid’lerin (tarımsal ilaçlar) yokluğunda, yapmaya çalıştığı tarımsal üretimin, her ne kadar bugünkü anlamı ile organik tarım olarak tanımlanamaz ise de, organik tarımın temelini oluşturduğunu söylemek pek de yanlış olmaz.
Organik tarım, tüm dünya’da yıllardan beri süregelen bilinçsiz ve aşırı gübre ve pestisid (tarımsal ilaçlar) kullanımı sonucu bozulmaya yüz tutan tarımsal ekosistemi ve insan sağlığını korumak amacı ile geliştirilen ve önerilen ve tamamen saf, sağlıklı, bitkisel ve hayvansal ürünlerin üretilmesi yanında, tarımsal ekosistemi de koruyan bir tarım sistemi olarak ortaya çıkmıştır. Daha geniş bir tanımlamayla, hiçbir yapay kimyasal madde kullanılmadan yapılan çiftçiliğe organik tarım denmektedir.
İlk defa 1940 yıllarında, Kuzey Avrupa’da bazı araştırıcılar tarafından ileri sürülmüştür. Ancak, 1920’li yıllarda Almanya’da, Avusturyalı filozof Rudolf Steiner tarafından “Biyodinamik Tarım”; İngiltere’de 1940 yılında Albert Howard tarafından “Organik Tarım” ve İsviçre’de, 1930’lu yıllarda Hans-Peter Rusch ve Hans Müller tarafından “Biyolojik Tarım” olarak ortaya atılmıştır.
Organik tarım, doğaya sahip olup, ona hükmetmek, onu kontrol etmekten çok, onunla ortaklık kurabilme sanatı olarak da değerlendirilmektedir. Organik tarımın ana amacı, bitkilerin, hayvanların, insanların ve toprağın sağlığını ve verimliliğini korumak ve devamlılığını sağlamaktır. Bugün, organik tarım, ekolojik tarım veya biyolojik tarım olarak da isimlendirilen tarım sistemleri aslında aynı şeyi ifade etmektedir.
Kuşkusuz, organik tarım denince, hem bitkisel hem de hayvansal üretim anlaşılmalıdır. Yeryüzünde yetişen ve tarımı yapılan her türlü bitki organik tarımda kullanılabilir. Ülkemizi örnek olarak verirsek, organik buğday, organik ayçiçeği, organik soya, organik çeltik, organik mısır, organik meyve ve sebze gibi ülkemiz tarımında yer alan her türlü bitkinin tarımı yapılabilir. Diğer yandan, hayvansal ürünleri de (et, süt, yoğurt, bal, yumurta vd.) organik olarak elde etmek mümkündür. Bunun için, büyükbaş, küçükbaş ve kümes hayvanlarını, kontrollü şartlarda tamamen doğal yemlerle (organik tarımla üretilmiş) beslemek, hastalık durumunda herhangi bir kimyasal madde (ilaç, hormon-büyüme ve gelişme düzenleyiciler) vermekten kaçınmak yeterlidir.
Ülkemizde ilk organik tarım faaliyetleri, bundan 20 yıl kadar önce (1985-1986 yılları), bazı Avrupa ülkelerinden gelen talepler doğrultusunda, Ege bölgemizde kuru incir ve kuru üzüm üretimiyle başlamıştır. Ancak ülkemizin gündemine son 10 yıllık dönemde girmiş olup, son yıllarda Avrupa Birliğinin de talepleri doğrultusunda iyice gündeme oturmuştur. Bugün, Ege bölgesi dışına da taşarak tüm ülkeye yayılmış durumdadır. Yurt dışından gelen talepler nedeniyle, ürünlerde de çeşitlilik (fındık ve kuru kayısı gibi) gözlenmektedir. Günümüzde artık, ekim alanları bazı bitkiler için yeterli olmasa da, hemen hemen her türlü bitki grubu ile organik tarım faaliyetleri yapılmaktadır.
Burada, organik tarımla ilgili verilen bilgiler, bitkisel üretimle ilgilidir.
Diğer bir tarımsal faaliyet olan Doğal tarım (naturel tarım), organik tarımdan tamamen farklı olup, aynı şeyler değildir.  Örneğin, bir alanda, dışarıdan hiçbir kimyasal gübre, ilaç veya hormon kullanmadan kendi haline yetişen bir bitkinin ürününe doğal ürün veya naturel ürün, bu işleme de doğal ve naturel tarım demek mümkündür. Daha önceden, toprakta birikmiş olan gübre, ilaç ve diğer kimyasal madde kalıntılarının varlığı, o ürünün doğal olduğunu değiştirmez. Ancak, böyle bir ürün organik değildir. Çünkü, organik tarımın belirli kuralları olup, bunlara uyulması zorunludur. Her ne kadar, dışarıdan herhangi bir kimyasal madde uygulaması olmamasına rağmen, tarlada daha önceden birikmiş olan kimyasal madde kalıntıları, elde edilecek ürünü organik olmaktan, yapılan işlemleri de organik tarım olmaktan çıkarır. Bu iki tanım birbirlerinden kesin olarak ayrılmalı ve çok dikkat edilmelidir. Unutulmamalıdır ki, her organik ürün, doğal (naturel) bir üründür. Ancak, her doğal ürün organik ürün değildir. 
ORGANİK TARIMIN ÖNEMİ
Organik tarım, her şeyden önce belirli kurallar çerçevesinde sürdürülebilir tarımdır. Bu da başta toprak olmak üzere su, hava, çevre ve doğada yaşayan diğer canlılara zarar vermeyen ve hayvanları koruyan bir üretim anlamına gelmektedir. Örnek olarak ilaçlama ile çevredeki bir göl ve paralel olarak o gölde yaşayan canlılar zarar görebilir. O gölün suyunu kullanan insanların zarar görebileceği gibi, gölden avladığı bir balığı yiyen kuş bambaşka bölgelere hastalık taşıyabilir. Organik tarım, kuralları çerçevesinde çevresine duyarlı, sömüren değil sürdürülebilir olan bir üretim sağlar.
Üretilen ürünlerin kolayca izlenebilmesi ve her aşamada denetlenebilmesi ile tarımda ciddi bir denetim eksikliğini giderebilir.
Üretilen ürünlerin insan sağlığına zarar verebilecek kimi atıkları barındırmasının önüne geçerek hastalıkların yayılması/oluşmasını ciddi oranda engelleyebilir.
Organik tarım yalnızca insan sağlığını değil, aynı zamanda yaşam alanımız olan dünyanın korunmasını da sağlar.
Mevcut tarım topraklarının azalmasını, çölleşmesini, kullanılamaz hale gelmesini ve sömürülmesini de engeller.
GEÇ GELEN İTİRAF
Mudurnu Tavukçuluk’un eski yöneticilerinden Uğur Türesin’in yaptığı açıklamalar çok konuşulacak gibi. Bolu’nun önemli ekonomik faaliyetlerinden biri olan tavukçulukla ilgili ilginç değerlendirmelerde bulunan Türesin, geçmiş yıllara ve bugüne dair çok önemli değerlendirmelerde ve itiraflarda bulundu. “Değerli hemşeriler, emekli bir tavukçu olarak görüşümü arz ediyorum. Sen de tavukçu idin sen yapmadın mı diyecekler, kıskanıyor diyecekler. Olsun. Dayanamıyorum. Ne derlerse desinler, söz konusu vatansa gerisi teferruat” diyerek bir açıklama yapan Mudurnu Tavukçuluk’un eski yöneticilerinden Uğur Türesin, geçmiş yıllara dair oldukça ilginç itiraflarda bulundu.
“Hatalıydık”
Uğur Türesin; “Bundan 10 yıl önce, tavukçuluk bu kadar yoğun değildi. O günün şartlarında şirket sürekli yatırım yaptığından, parasızlıktan, kendi arazilerimize tarım alanlarında, bizler de yapılaşma yaptık. İtiraf ediyorum, hatalıydık. O günlerde bu kadar çevre bilinci oluşmamıştı. Dostlar Avrupa’da; yer altı suları kirleniyor, koku, böcek vs oluşuyor, hayvan ve insan sağlığını etkileyecek, insanlığı o bölgede ekonomik yönden bitecek diye artık kümes yapılmıyor. Hayvan hakları dernekleri de, tavuklar sıkışık ve zulüm içinde yetişiyor, diye tepki gösteriyorlar” diyerek bugünkü sistemin artık yanlış yönlerinin görüldüğünü ve yavaş yavaş terk edilmeye başlandığını, anlattı. Konuşmasında muhtemel salgın hastalıklara karşı tedbir alınması gerektiğini söyleyen Uğur Türesin: “Mudurnu ilçe sınırları ve 10 km çevresi, yoğun tavuk yetiştiriciliğinden kaynaklı her an çıkacak bir hastalıkla karşı karşıya. Basından da izliyoruz” dedi. “Allah korusun böyle bir şey olursa 50 yıl bu kötü imajı silemeyiz. Bölgeyi karantinaya alırlar. Mevcut tavuk fabrika tesisleri çalışmaz, üretim yapamaz. O zaman işsizlik yeniden patlar. Turist de gelmez ilçemize” diye konuştu.
“Tehlike kapıda”
Açıklamasına, bugün yapılan ve yapılması gündemde olan faaliyetlerle ilgili devam eden Türesin; şöyle devam etti: “Şu an zaman zaman ters esen rüzgârda yol boyunca tavuk pisliği kokuları hissediliyor. Bu sebeple kimse Nallıhan-Bolu Karayolu üzerinden Mudurnu’ya giriş yapmaz. Yeni yapılacak tesisler otomatiktir. 400 binlik tavuk sürüsüne göz kontrolü ile 4 kişi bakmakta, istihdama faydası yoktur. Mudurnu’da üretilen her şey lekelenecek. Tehlike kapıda. Dağ köylerimizde ucuz araziler çok ve işletmeler için mikro klimatize doğal koruma durumundalar. Nallıhan yolu Yüzüncüyıl Köyü, Dedeler, At Yaylası, Uğurlualan yol boyu müsaittir. Tabi ki köylerimizin en az 500 metre dışına yeni kümesler kurulmalı. Bu durum entegre işletmelerimiz için de risklidir”
“Tyson tavukçuluk bile iflas etti”
“Üretim çoğaldıkça kontrolden çıkıyor. Büyüklüğe gelmez.” diyen Türesin, piyasaya dair endişelerini Amerika’dan bir örnekle gösterdi: “Amerika’da, günde bir buçuk milyon tavuk kesen, eski başkan Bill Clinton’un sponsoru, Tyson tavukçuluk bile iflas etti. Sektör kontrollü büyümelidir. Nefisler insanları ne hale getiriyor. Örnek bizleriz, bu işler cesarete bakmaz, daha fazla üretim istihdam diye maliyet düşüreceğiz derken, bankacılık sektörünün o yılki zayıflığının acısını hepimiz çektik, yaşadık. O yıllarda biz Avrupa’yı takip ettik. Hastalık tehlikesini, bugünleri gördük. 10 yıl önce kapasitemizin % 10’nunu organik köy, yayla tavuğuna çevirdik” Türesin konuşmasında, köylerde kümeslerin boş ve alt yapılarının hazır olduğunu söylerken tavukçuluk sektöründe faaliyette bulunacak sanayiciler için de tavsiyelerde bulundu: “Sanayici, tavukçularımızı da, çiftçilerimizi de koruyacak, daha fazla kazandırırken insan sağlığı ve çevremizi koruyacak, köy yaşamının devamını sağlayacak, doğal, organik, ekolojik üretimde bulunmalı. Pazar hazır. Yurt dışında üretimler daha sağlıklı ve lezzetli olduğundan, organik üretimde %35-%40 ulaşıldı. Bizim farkına varıp bu günleri görerek Türkiye’de ilk yaptığımız Yayla Köy tavuğudur. Çare, çözüm budur. Yetkili belediyemize ileri gelenlerimize kamuya, makamlarımıza duyurulur” Türesin, tavukçuluk sektörünün bir an önce gözden geçirilmesi gerektiğine de dikkat çekti.
(*) Bu itiraf, 04.10.2010 tarihinde"BOLU EKSPRES" Gazetesinde yayınlanmıştır.

Hamdi DAĞ
Başkan

STD-SÜRDÜRÜLEBİLİR EKOLOJİK TARIM VE ÇEVRE DERNEĞİ
Adres              : Rüzgarlı Cad. No: 13/19 Ulus-ANKARA
Tel&Faks        : +90.312.4338206
Gsm                 : +90.535.7992335
Blog                 : http://surdurulebilirtarim.blogspot.com/
E-Posta           : std.genelmerkez@gmail.com

                         surdurulebilirtarim@yahoo.com.tr

31 Ağustos 2013 Cumartesi

KONYA HAVZASINDA KURAKLIĞA DUR!...

Konya Havzası'nda kuraklığa dur!...
ETİ Burçak, WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) işbirliği ile ülkemizin tahıl ambarı olan ve küresel iklim değişikliği dolayısıyla kuraklıktan en çok etkilenecek bölgesi Konya Havzası’nın su kaynaklarının korunması amacıyla bir modern sulama projesi başlattı.
ETİ Burçak ve WWF-Türkiye, biyolojik çeşitlilik bakımından dünya genelinde en önemli 200 bölgeden biri olan, ancak yanlış uygulamalar ve vahşi sulama yöntemleri nedeniyle su kaynakları hızla tükenen, ülkemizin tahıl ambarı Konya Havzası’nda önemli bir işbirliğine imza attı. Konya Havzası’nın su kaynaklarının sürdürülebilir bir şekilde kullanımına yönelik işbirliğinin basın toplantısı 13 Haziran 2008 tarihinde, ETİ Pazarlama Grup Başkanı Şule Atabey Şamlı ve WWF-Türkiye Genel Müdürü Dr. Filiz Demirayak’ın katılımı ile gerçekleştirildi.
ETİ Burçak ve WWF Türkiye işbirliği ile gerçekleştirilen “Konya Havzası Modern Sulama Projesi” kapsamında, tarımsal sulamanın yoğun olduğu Çumra ve Beyşehir’de buğday ve şeker pancarı ekilen 4 pilot bölgede “yağmurlama” ve “damla sulama” çalışmaları hayata geçirildi. Şubat - Aralık 2008 dönemini kapsayan örnek çalışmada, pilot bölgelerin fizibilite çalışmaları, modern sulama ekipmanlarının projelendirmesi ve uygulaması yapılarak, bu sistemler çiftçilere hibe edildi. Proje kapsamında tarla sahibi çiftçilere hasat zamanına kadar ziraat mühendisleri tarafından ücretsiz olarak teknik danışmanlık desteği de sağlandı.
Proje Çiftçilerin Eğitimiyle Yaygınlaşacak
Proje ile, daha fazla çiftçinin modern sulama yöntemlerini öğrenilmesi ve benimsemesi için bölgedeki çiftçilere; su kaynaklarının önemi, tarımsal su kullanımı, modern ve doğru sulama teknikleri (yağmurlama, damla sulama,), doğa dostu tarım uygulamaları (organik gübre kullanımı, organik tarım) başlıklarında düzenlenecek ücretsiz eğitimler Ağustos-Eylül arasında, hasat döneminde, tarlalarda uygulamalı olarak gerçekleştirilecek.
Şeker pancarı, mısır, pamuk gibi sıralı ekilen ürünlerde ve sebze meyve bahçelerinde çok uygun bir yöntem olan “damla sulama” yöntemi ile verimlilikte %50’in üzerinde bir artış sağlanabiliyor. Ayrıca 25 dekarlık bir alanı vahşi sulama yöntemi ile sulamak için 30 ton su kullanmak gerekirken aynı alan damla sulama ile 18 ton su kullanılarak sulanabiliyor. Daha sık ekilen ve ürün boyu uzun olan buğday, arpa gibi ürünlerde daha iyi sonuçlar veren “yağmurlama sulama” ise vahşi sulamaya göre %35 daha az su kullanımı ve %20 verimlilik artışı sağlıyor.
Yağmurlama Sulamada Bir Yenilik
ETİ Burçak WWF-Türkiye işbirliği ile hayata geçirilen proje kapsamında, yağmurlama sulama olarak bilinen ve ülkemizde bazı bölgelerde yaygın olarak kullanılan sulama sisteminde bir yeniliğe gidiliyor. Sulama sırasında toprağa düşen su taneciklerinin iriliği nedeniyle zamanla toprağın su geçirgenliğini azaltan ve daha fazla su tüketimine neden olan klasik yağmurlama sisteminin aksine, düşük debili yağmurlama başlıkları kullanılıyor. Böylece normal yağmurlama sulama başlıklarına göre aynı miktarda suyla iki kat alan sulanabiliyor. Yağmurlama ve damla sulama gibi sulama yöntemleri ile verimlilik artışları sağlandığı gibi sulamanın zararlı etkileri de azaltılıyor. Yüzeyde meydana gelen kirlilik, yeraltı sularında nitrat, pestisitler, tuz ve potansiyel toksik elementlerden oluşan kirlilik azalıyor.
Değişim için adım atmak lazım...
WWF-Türkiye Genel Müdürü Dr. Filiz Demirayak basın toplantısında yaptığı konuşmada Türkiye’nin su zengini bir ülke olmadığına değinerek “Ülkemizde suya olan bakışımızda ve uygulamalarımızda ölçülebilir değişimler yaratmak şart. WWF-Türkiye olarak bu ilkeyle damla sulama ve yağmurlama sulama uygulamalarını başlattık. Bunda çiftçilerle ve iş dünyasından destekçilerimizle beraber çalışıyoruz. Ülkemizde, son 20 yılda kişi başına düşen suyun 4.000’den 1.430 metreküpe düştüğü ve 2030’da 100 milyon nüfusla kişi başına 1.100 metreküpe düşeceği biliniyor. Aynı zamanda ülkemizde suyun % 72’si tarımda kullanılıyor ve tarımsal sulamanın %92’si de geleneksel yöntemlerle yapılıyor.. Bunun sonucu olarak suyun %50’den fazlası yanlış ve ilkel sulama yöntemleriyle daha tarlada ürüne ulaşmadan yok oluyor. Bunlar bizim somut adımlar atarak değişimi başlatmak üzere yola çıkmamız için yeterli .. Türkiye’nin su fakiri bir ülke olma yolunda hızla ilerlemesini durdurmak için iyi uygulamalar yaratmak zorundayız. ETİ Burçak ile olan işbirliğimiz de bu kapsamda başlamıştır” dedi.
Tarımsal açıdan Türkiye’nin en önemli alanlarından olan Konya Kapalı Havzası’nın, kuraklık ve su sorunu nedeniyle önemli sıkıntılarla karşı karşıya olduğunu belirten Demirayak; “Türkiye’nin tahıl ve şeker pancarı üretiminin büyük bir bölümü Konya Kapalı Havzası’nda gerçekleştiriliyor. Havza suya talebin en yüksek ve suyun en sınırlı olduğu bölgelerin başında geliyor. ETİ Burçak ve WWF-Türkiye işbirliğinde, Konya’nın Çumra ve Beyşehir ilçelerinde gerçekleştirdiğimiz modern sulama projesiyle, suyu en çok tüketen ürünler başta olmak üzere, akılcı ve verimli su kullanımı yöntemlerinin yaygınlaştırılmasını ve çiftçilerimizin bilinçlenmesini sağlayacağız. Tarımda su tasarrufu, sulama verimimin artırılması, suyun kaynağından bitkiye ulaşana kadar sulama sisteminde yapılacak değişikliklerle mümkün olacaktır. ‘Fazla sulama fazla ürün getirir’ anlayışını değiştirmeliyiz. Günümüzün modern yöntemleriyle daha az su, enerji, işgücü ve gübre kullanımıyla daha yüksek kalitede ürün elde etmek ve doğal kaynaklarımızın üzerindeki baskıyı azaltmak mümkündür. Eti Burçak ve WWF-Türkiye olarak dört pilot tarlada uygulanmakta olan damla ve yağmurlama sulama sistemleri ile % 50’yi aşan oranlarda su tasarrufu sağlanacaktır. Enerji, iş gücü ve gübre masraflarında da tasarruf sağlayan bu sistemler sayesinde buğdayda %10, şeker pancarında ise %25’e varan oranlarda verim artışı beklemekteyiz.”  dedi.
Dünya çapında kuraklığın bedelinin yıllık 42 milyar dolar olduğunu ve şiddetli kuraklıktan etkilenen alanların yüzdesinin 2000’li yıllarda 1970’li yıllara kıyasla iki katına çıktığını söyleyen Demirayak, “Biz bu iyi sulama uygulamalarıyla yeraltı suyunun yanlış kullanımına da çözümler yaratmayı hedefliyoruz.”dedi. Konya Havzası’nda Nisan 2008 itibarıyla 92.000 adet kuyu tespit edilmiş olup, bunların 66.000’inin kaçak olduğunu belirten Demirayak; “Havza’da 33 son yıllda yeraltı suyu 14,3 metre düşmüştür ve  bu düşüşün %80'i son 10 yıl içerisinde olmuştur” dedi.
Kamuoyunun Bilinçlendirilmesi Hedefleniyor
ETİ Pazarlama Grup Başkanı Şule Atabey Şamlı ise proje kapsamında ana amaçlarının sulama projelerine destek sağlamanın yanı sıra kamuoyunu bilinçlendirmek olduğuna değinerek “Hepimizin bildiği bir gerçek ki, dünyamız, doğal kaynaklarımızın giderek yok olması tehlikesiyle karşı karşıya. Gün geçmiyor ki, bir gazete başlığında, bir TV haberinde kuraklık, susuzluk, ekosistem dengesinin bozulması sebebiyle oluşan felaketler dile gelmesin. Biz de WWF-Türkiye ile birlikte hayata geçirdiğimiz Konya Havzası Modern Sulama Projesi ile ETİ Burçak olarak bir adım atıyoruz. Amacımız sulama projesine katkı sağlamanın yanı sıra kamuoyunu bilgilendirmek. Bunun için Mayıs ayında başlayıp Haziran sonuna kadar devam edecek TV reklamının yanı sıra, tüketicilerimizi bilgilendirici gazete ilanları ve billboard çalışmaları da gerçekleştiriyoruz. Ayrıca yaygın satış ağımızı da bu kampanyamıza destek vermek üzere yanımıza alarak Türkiye genelindeki seçkin satış noktalarında standlar kurarak tüketicilerimizi bilgilendirmeyi amaçlıyoruz. Doğanın ve doğal hayatın korunmasını önemseyen ETİ Burçak markamız ile azalan su kaynaklarımızın daha verimli ve sürdürülebilir bir şekilde kullanılabilmesi için WWF-Türkiye işbirliği ile farklı projelere destek vermeye devam edeceğiz.”  dedi.
ETİ Burçak ve WWF-Türkiye işbirliğinin doğal kaynakların korunması konusundaki farklı çalışmalarla önümüzdeki dönemde de devam edeceğini belirten Şamlı ayrıca, “Bu dünyada doğal kalmış bir şeyler hala var” mottosuyla yola çıktığımız ETİ Burçak markamızla bu projeye olduğu kadar, ülkemizin geleceğine de destek veriyoruz. ETİ Burçak üretildiği günden beri lezzeti ve doğallığıyla ağızlardan düşmeyen, tüketici tarafından büyük ilgi gören bir ürünümüz. İçerdiği lifler sayesinde doğal birer besin kaynağı olan ETİ Burçak Ailesi üyeleri, sadece sağlıklı ve doğal besin kaynağı olarak değil; destek oldukları projelerle de “bu dünyada doğal kalmış bir şeyler hala var” dedirtmeye devam edecek.” dedi. (STD, Ankara - Hamdi DAĞ / Başkan) 

9 Temmuz 2013 Salı

STD'YE BİR MEKTUP!...

THE ASSOCIATION FOR COOPERATION AND SUSTAINABLE DEVELOPMENT

The IACSD aims at participating to tackle the most urgent challenges, generated by the transition Tunisia is currently witnessing, that is namely a high level of unemployment in general and mostly among the young and educated generation, the poverty affecting more and more new segments of the society and the difficulty to influx a new enhancement of development into the landlocked areas of the country. The actions of the IACSD are devoted to the perspective of a wholesome national kick-up affecting all economic and social sectors. The said actions do integrate the new dynamics of the civil society and their initiators are committed to carry out their activities in full harmony with the policy set-up by the official authorities at their twofold levels, national and regional, and in conformity with the national priorities of development.

Composed of multidisciplinary competences which have served in the fields of diplomacy, the financial and banking sectors, the Public Service, the Trade Unions and the  Private Sector and which are, by the same token, open to the twenty/thirty years generations willing to bring a qualitative change to the body of Associations, the founding members of the  IACDS are committed, through the setting of a network of contacts and relations, either inside or outside of Tunisia and both, to work for:

* The eradication of the extreme poverty in the Country. The IACDS  targets to bring support to most disfavored strata of the population, through its own input with the help of the similar NGOs activities and its contribution towards the implementation of national programs, focusing on the social aspect of them.

*The insurance of a sound education to the Tunisian youngsters while trackling the most performing schooling and university curricula, their adequacy with the requirement of labor market. The IACDS contribution will look for the betterment of the space and other suitable conditions where school courses are conducted in most backward areas in the Country.

*The promotion of gender equality, the safeguard of the Tunisian women right achievements and the necessity of their reinforcement in all fields.

Through its commitment, the dynamics of its members as well as the opportunities offered by the international cooperation with similar NGOs, the IAISD will then tackle the matter of elaborating and setting-up a strategy of development based on the two following axis:

1-Actions aiming at reabsorbing the unemployment particularly that of the university graduates.

-To enhance the conditions of employability of higher education graduates, through a specific effort of recycling, allowing them to acquire a suitable training which would facilitate their access to the labor market.

-To stimulate the spirit of initiative and entrepreneurship towards the young graduates, by encouraging them to create their own projects and by working for their accompaniment in all the setting-up steps of their company through an effort encompassing the coaching, the facilitation of loans access, the skills of the management techniques and the marketing of the end product. In this respect, a program of start-ups could constitute some nests of the kind to develop, in partnership with the civil society and a meaningful support from the overseas partners of the IACSD

2- Actions aiming at lessening the increasing phenomenon of extreme poverty.

Several areas situated at the limbs of big conglomerations and at the interior of the country, daily acknowledge the awful impacts of the poverty.  The projected actions by the IACSD are meant to encourage the populations of the disfavored areas to self-reliance through social supportive programs, integrating financial components (creation of income resources), social ones (search for solutions about delinquency particularly juvenile and fight against the scourge of narcotics) and those related to community health.

Obviously such endeavors remain conditional to the official input and effective implementation by the authorities in respect to infrastructure upgrading  and the value enhancement of the macro-economic potentialities of the disadvantaged areas.

At the start, the IAISD actions will focus on the following sectors which are able to generate jobs with high added value to the economy:

Ecological and Cultural Tourism:

* Occupying an important post in the economy (7% of the gross national product and employing some five hundred thousand Tunisians), the touristic sector will earn to be enhanced through diversification. It has to be detached from the seaside perception which has stuck to it for the last forty years through the introduction of more rewarding new crenels such as ecological and cultural tourism.

*To encourage private initiatives towards this approach where opportunities are tangible for the country possesses millennial cultural heritage (historical and archeological sites) while, by the same token, it is useful to acknowledge and to raise awareness about the meaningful aspects of ecology with the Tunisian populations.

*To insist on popularizing tourism of quality (leisure, health and culture) through the formula promotion: respect of the biodiversity balance and the preservation of the environment with its two dimensions (fauna and flora) for the benefit of the actual and future generations.

Sustainable Agriculture and Rural Development:

*To push forward agricultural projects which consider the growth of farm bio-products within the framework of sustainable agriculture (conservation of water and soil, traceability, usage of natural manure, composting... )

*To develop, in a suitable approach, human resources for the viability of sustainable agriculture. In this respect, the IACSD will take it as a priority to support the projects whose promoters are particularly women and youth through the facilitation of access to water, land, banking loans, marketing and distribution channels.
Recycling Plastic, Metal, and Paper Trash
*To encourage and support the creation of collection units and recycling domestic and industrial refuses (paper, plastic, metal and fluids)
-To work for the promotion of Private/Public Partnership in this sector.

The Sector of New Technologies of Information and Communication

*To support Start-Ups and Research and Development insuring to the University graduates/promoters the suitable framework for their success in the implementation of their projects.

Public health: making health care services reachable to the whole population especially that of the areas remained disfavored and so through the betterment of cares quality with accessible costs

Education for all, especially in remote areas while insisting on the quality of education programmes in boosting the critique mind instead of the accumulation of knowledge. 

6 Haziran 2013 Perşembe

DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ VE HAFTASI

DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ VE ÇEVRE HAFTASI
STD BAŞKANI
HAMDİ DAĞ
            1972 Yılında İsveç’in Stockholm kentinde yapılan Birleşmiş Milletler çevre konferansında alınan kararla 05 Haziran günü Dünya Çevre Günü olarak  ( Dünya Çevre Haftası) kutlanmaktadır.
            41. kutlanan Dünya Çevre Günü ve Haftasında çevremize baktığımızda 41 yıl önceki çevre ile bu günkü çevrenin durumu itibariyle fiziki olarak baktığımızda daha da geriye gitmekte olduğu görülmektedir. Bu durum gösteriyor ki dünya devletleri ve hükümetleri 1972 yılında aldıkları kararları ciddi olarak uygulamamaktadırlar. Sanki çevrenin sürdürülebilir korunması kararı alınmamışta aksine bir karar alınmış gibi uygulamalar yapılmaktadır. Hatta gelişmiş ülkeler daha çok kirlilik yaratmakta adeta yarışıyorlar.
            Bu gidiş ile dünyamızın ömrünü daha çabuklaştırdığımızın farkında olmalıyız ve daha kararlı ve sürdürülebilir uygulamaları geciktirmeden hayata geçirmeliyiz. Ülkemizdeki ilgili ve görevli organlar bu konuda genel eğitim programları ile halkımızın çevre bilincini yükseltmek vebalini taşımaktadırlar.
            Çevrenin bozulmasının en başta gelen sebeplerinden olan tarımsal faaliyetler ve gelişen yeni teknolojilerin kullanımı konusunda üretici ve tüketiciler bilgilendirilerek topluma çevrenin hassasiyetinin fark ettirilmesi sağlanmalıdır.
            Bu eksikliklere, vurdumduymazlıklara rağmen yine de 41. Dünya Çevre Günü -Haftası ülkemize ve dünyamıza kutlu olmasını dileriz. 05.06.2013
Hamdi DAĞ
            STD- Sürdürülebilir Ekolojik Tarım ve Çevre Derneği Başkanı  

19 Nisan 2013 Cuma

LEONARDİT

                                            LEONARDİT NEDİR?
                          TARIMDA ÖNEMLİ BİR YENİLİK…                                    
LEONARDİT; DİĞER BÜTÜN MADENLER GİBİ, KENDİNE HAS FİZİKSEL VE KİMYASAL ÖZELLİKLERİ İLE KENDİNE HAS OLUŞUM SÜRECİ VE JEOLOJİSİ OLAN DOĞAL BİR MADENDİR. 
Bu gün Ülkemizde diğer madenlerle en fazla karıştırılan ve en fazla birbirinden çok farklı tanımlara sahip olan maden kuşkusuz leonardittir. Bazı kaynaklara göre leonardit linyit kömürüdür. Başka bazı kaynaklara göre ise; leonardit torfdur (turbadır), gidyadır, olgunlaşmamış kömürdür, yeşil renkli tatlı su çamurudur veya kimyasal işlemler sonucu elde edilmiş bir kimyasal maddedir. Bir başka deyişle, içeriğinde az veya çok hümik asit bulunan tüm maden veya maden benzeri kaynaklar leonardit olarak da adlandırılıyor gibi gözükmektedir. Gerçekte, leonardit yukarda sıralı olanların hiçbirisi değildir. Leonardit; oluşumu, jeolojisi, fiziksel ve kimyasal özellikleri ile diğerlerinin hepsinden farklı olan başka bir madendir.
“Leonardit” adı Maden Kanunumuzun 5’inci Maddesi, IV-B Gurubu içerisinde açıkça yazılıdır. Dolayısıyla, leonarditin yukarıda sıralı diğer madenlerden (veya maddelerden) farklı ve ayrı bir maden olduğu yasal olarak da özellikle belirtilmiş durumdadır.
Leonarditin tüm Dünya’da göreceli olarak yeni tanınmaya başlanan bir maden olması ve uluslararası düzeyde kabul edilmiş bir tanımının henüz olmaması bu kavram karışıklığının temel nedenleridir. Ne yazık ki aynı karışıklık başka birçok ülkede de halen vardır.
Leonardit madenirin sahip olduğu çok sayıda farklı tanımları içersinde Wikipedia Ansiklopedisi’nde yapılan tanımı en akla yakın olanıdır. Wikipedia’nın tanımından da yararlanılarak leonardit madeni şöyle tanımlanabilir:
LEONARDİT; ALKALİ ÇÖZELTİLERDE KOLAYCA ÇÖZÜNEBİLEN, SİYAH VEYA KOYU KAHVERENGİ RENKTE, PARLAK VE CAMSI GÖRÜNÜŞLÜ YUMUŞAK BİR MADENDİR. ORGANİK KÖKENLİ TORTUL KAYAÇLARIN MİLYONLARCA YIL SÜREN ÇOK YAVAŞ OKSİDASYONU VE KİMYASAL DEĞİŞİMİ SONUÇU OLUŞMUŞ BİR BAŞKALAŞIM KAYACIDIR.
LEONARDİT MADENİNİN BAZI AYIRT EDİCİ ÖZELLİKLERİ:
-       Siyah – koyu kahverengi arası renklerdedir.
-       Görünüşü camsı ve parlaktır.
-       Yoğunluğu 0,70 gr/cm3 ile 0.90 gr/cm3 arasındadır.
-       Asit özelliktedir, pH değeri 3 ile 5 arasındadır.
-       Oldukça yumuşak bir madendir ve sertlik derecesi 1 civarındadır (Mohs sertlik skalası).
-       Kristal yapısı amorftur.
-       Organik kökenlidir.
-       Başkalaşım kayacıdır.
-       Yüksek oranlarda hümik asitler içerir.
-       İçerdiği hümik asitler uzun zincir moleküller yapısındadırlar.
-       Alkali çözeltilerde kolayca çözünebilir.
LEONARDİT MADENİ NERELERDE KULLANILIR?
Leonardit madeni hümik asitlerin temel hammaddesidir ve içerdiği yüksek oranlardaki hümik asitlerden dolayı önemli bir ekonomik değere sahiptir.
Dünya’da ve Ülkemizde leonardit madeni en yaygın olarak tarımda, organik toprak düzenleyicisi olarak, kullanılmaktadır. Leonarditin diğer kullanım alanları ise şöyle sıralanabilir:
Ø  Toprağın ıslah edilmesinde. Sanayi artıklarının kirlettiği toprağın temizlenmesinde.
Ø  Derin sondajlarda, sondaj çamuru katkı maddesi olarak.
Ø  Hayvan yemi katkı maddesi olarak.
Ø  Dökümcülükte; döküm kalıp kumuna katkı malzemesi olarak.
Ø  Hava ve su filtre sistemlerinde. Kağıt, boya, mürekkep, çimento ve seramik endüstrilerinde.
Bunların dışında; denizlerdeki petrol kirlenmeleri ile sulardaki radyoaktif kirlenmelerin temizlenmesinde ve tıpta kanser dahil birçok hastalığın önlenmesi veya tedavisi konularında  leonarditin kullanımı ile ilgili çok ciddi araştırmalar yapılmaktadır. Tıpta, bazı hastalıklar için araştırma aşaması geçilmiş durumdadır ve leonarditin (hümik asitin) hammadde olarak kullanıldığı ilaçlar kullanılmaya başlanılmıştır.
LEONARDİTİN KALİTESİ VE İÇERİSİNDEKİ HÜMİK ASİTLERİN ORANI NEDİR?
Bu konuda Uluslararası düzeyde kabul edilmiş bir standart bulunmamaktadır. Ancak, bir madenin leonardit madeni olarak kabul edilebilmesi için; içerisindeki hümik asitlerin kuru bazda en az %50 oranında, pH’ının 3 ile 5 arasında ve yoğunluğunun da 0,90 gr/cm3’den az olması gerektiği genel olarak kabul edilmektedir. Öte yandan, Tarım Bakanlığı’nca yayımlanan “Tarımda Kullanılan Organik, Organomineral, Özel, Mikrobiyal ve Enzim İçerikli Organik Gübreler ile Toprak Düzenleyicilerin Üretimi, İthalatı, İhracatı, Piyasaya Arzı ve Denetimine Dair Yönetmelik” tarımda kullanılacak leonardit madeninin en az %40 oranında hümik asitler içermesini şart koşmaktadır.
Bazı kaynaklarda ise leonardit ile ilgili düşük, orta ve yüksek kalite sınıflandırılması yapılıp aşağıdaki tablo verilmektedir:

Kalite                                      Yüksek Kalite              Düşük Kalite                Orta Kalite
Hümik asit içeriği ( % )             :      35 - 50               50 - 65                     65 - 85
Organik madde miktarı (% )     :      minimum 35      minimum 50                minimum 65
pH değeri                                 :      6,5 ± 1                  5,5 ± 1                    4 ± 1
C/N                                         :      1 ± 1                    19 ± 1                    17 ± 1
Özgül ağırlık (gr/cm3)               :      1,4 ± 0,1               1,2 ± 0,1                  0,8 ± 0,1
Bazik solüsyonda çözünürlük    :     düşük                     orta                        yüksek

Bu tabloda, özellikle “Düşük Kalite” sütunundaki tüm değerler leonarditten daha çok bazı linyit kömürlerini çağrıştırmaktadır. Bu tablonun doğru kabul edilmesi durumunda, linyit kömürünün düşük kaliteli leonardit olarak üretilmesi ve satılması tehlikesi vardır ve ne yazık ki bu tehlike tüm Dünya’da şu anda gerçekleşmektedir. Dünya’daki ve Ülkemizdeki Leonardit madenciliği yapan veya leonarditi pazarlayan firmaların katalogları incelendiğinde hümik asit oranlarının %25’den %85’e kadar ve pH’larının 3’den 12’ye kadar değiştiği, yani çok büyük farklılıklar gösterdiği göze çarpmaktadır. Öteki çelişkiler bir yana bırakılsa bile, asitik özelliklere sahip bir madenin (lenarditin) pH’ının 7’den büyük olması anlaşılabilir değildir. Leonardit madeninin uluslar arası kabul edilmiş bir tanımının ve standardının olmaması bu sonucu doğurmaktadır.
LEONARDİT İÇERİSİNDEKİ HÜMİK ASİTLER NELERDİR?
Leonarditin içerisindeki hümik asitler şunlardır:
a-    Hümik Asit: pH’ı 7’den küçük olan asitik özellikteki sularda çözünemez, daha yüksek pH derecelerindeki suda veya alkalik özellikteki çözeltilerde çözünebilir. Moleküler ağırlığı fazla olup uzun zincir molekül yapısındadır. Rengi, koyu kahverengi ile siyah arasındadır.
b-    Fülvik Asit: Bütün pH derecelerindeki (asitik veya bazik) suda veya çözeltilerde çözünebilir. Moleküler ağırlığı düşük olup, kısa zincir molekül yapısındadır. Rengi,  açık sarı ile sarı-kahverengi arasındadır.
Bir kavram karışıklığını gidermek için “leonardit içerisindeki hümik asit (asitler) oranı” ile ne kastedildiğinin açıklanması gerekir. Bütün yayınlarda, leonardit üreticisi veya pazarlayıcısı firmaların kataloglarında, leonarditin en ayırt edici özelliği olarak “hümik asit oranı” veya “hümik asitlerin oranı” verilir. Buralarda kastedilen, leonarditin içerisindeki hümik ve fülvik asit oranlarının toplamıdır.
DİĞER HÜMİK ASİT KAYNAKLARI NELERDİR?
Hümik asit kaynakları birçok yayında yıllardır aşağıdaki tabloda görüldüğü şekilde verilmektedir:

                    Kaynak                                   Hümik Asitler (Hümik+Fülvik) Yüzdesi (%)
                    Leonardit :                                                           40-90
                    Turba (Torf) :                                                       10-30
                    Linyit :                                                                  10-30
                    Hayvan Gübresi :                                                  5-15
                    Kompost :                                                              2-5
                    Toprak veya Arıtma Çamuru :                              1-5
                    Taş Kömürü :                                                         0-1

Bu tablo yaklaşık 15 yıl önce hazırlanmıştır ve daha çok farklı maddeler içersindeki hümik asit oranlarının kıyaslanması amacına yöneliktir. Bu tablonun güncellenmesi gerekir. Her şeyden önce, tabloya gidya  eklenilmelidir. Kompost, toprak, arıtma çamuru, taş kömürü gibi hümik asit oranları %5’den bile düşük olan ve hiçbir zaman hümik asit hammaddesi olarak kullanılamayanlar listeden çıkartılmalıdır. Hayvan gübresi ise çok fazla araştırmacı tarafından hümik asit kaynağı veya hümik asit hammaddesi olarak kabul edilmemektedir. Bu değerlendirmelerin ışığında tablo yeniden hazırlanıp aşağıda sunulmaktadır.

                                       Doğal Hümik Asit Kaynakları:
                    Kaynak                                   Hümik Asitler (Hümik+Fülvik) Yüzdesi (%)
                    Leonardit :                                                           40-90
                    Gidya                                                                   10-30
                    Turba (Torf) :                                                       10-30
                    Linyit :                                                                    1-30

Bunların dışında, bitkilerden de kimyasal yöntemlerle hümik asit elde edilmektedir.
Her iki tabloda da açıkca görülebileceği gibi en yüksek hümik asit oranına sahip olan ve en önemli hümik asit kaynağı, tartışmasız bir şekilde, leonardittir. Oran olarak tartışılmaz üstünlüğünün yanı sıra, leonarditin içerdiği hümik asitlerin (özellikle tarımda) nitelik olarak da daha uygun, daha yararlı ve biyolojik aktifliğinin daha yüksek olduğu çeşitli araştırmalarla kanıtlanmış durumdadır.
LEONARDİTİN TARIMDA KULLANIMI.
Dünya’da ve Türkiye’de leonardit madeninin yıllık üretimi ve yıllık kullanımı ile ilgili güvenilir istatistiki bilgiler bulunmamaktadır. Ancak, üretilen leonarditin çok büyük kısmının tarımda, organik toprak düzenleyicisi olarak, kullanıldığı bilinmektedir.
Lenarditin tarımda kullanımı esas olarak iki şekilde olur; katı (granül) veya sıvı olarak.

Katı (granül) kullanım: Madenden çıkartılan leonardit; kırılması, öğütülmesi, elenmesi, içerisindeki yabancı maddelerin temizlenmesi ve kurutulup suyunun alınması için bir dizi fiziksel işlemlerden geçirilir. Daha sonra torbalanıp tarlaya iletilen leonardit (toprağın, bitkinin ve leonarditin türü ve özelliklerine göre değişen oranlarda) toprakla karıştırılır.
Sıvı olarak kullanım: Leonardit, reaktör adı verilen kazanlarda potasyum hidroksit ile kimyasal işleme sokularak ham sıvı hümik asit elde edilir. Homojenizasyon ve filitrasyon işlemlerinden geçirilen sıvı hümik asit şişelenip satılır. Sıvı hümik asit tarlada, sulama suyuna karıştırılarak kullanılabileceği gibi, yapraktan da uygulanabilir.
Sıvı hümik asitin bütün suyu buharlaştırılırsa potasyum humat adı verilen ve su içerinde kolayca eriyebilen kristalize hümik asit elde edilir. Katı formda pazarlanan bu malzeme istenilen oranda su ile karıştırılarak tekrar sıvı hümik asit elde edilir.
Granül leonardit veya sıvı hümik asit tarımda tek başlarına kullanılabildikleri gibi, doğal veya kimyevi gübrelerle karıştırılarak veya kaplama yapılarak da kullanılırlar. Ayrıca, sıvı hümik aside makro ve mikro besin elementleri ilavesi ile çok değerli Bitki Gelişim Düzenleyicileri (BGD) elde edilmektedir.
Leonarditin ve leonarditten elde edilen hümik asitin Organik Tarımda kullanılmaya uygun olduğu bazı ülkeler tarafından kabul edilmiş durumdadır. Gerçekte, tümüyle doğal bir maden olan ve hiçbir zararlı bileşeni bulunmayan leonarditin organik tarımda tüm ülkelerde güvenle kullanılmaması için bir neden gözükmemektedir. Ancak, birçok ülkede hala başka bazı madenlerin ve maddelerin leonardit adıyla satılabiliyor olması gerçek leonarditin organik tarımda kullanılmasında da kafa karışıklığına neden olmaktadır.
            ***
(*)Dr. Selami İstanbulluoğlu, Maden Y. Mühendisi

27 Aralık 2012 Perşembe

Sinekli Mandalina Kimlere Yedirildi?...

Akdeniz Sinekli Mandalina Kimlere Yedirildi başlıklı yazım çeşitli linklerde yayınlanmış olup bilginize sunarım.
*
Saygılarımla, 
Çapar Kanat...
Akdeniz "Sinekli Mandalina" Kimlere Yedirildi?..
Eskiden Ankara’nın iki alışveriş merkezi vardı. Yüksek gelirlilerin alışveriş ettiği Kızılay diğeri ise yoksul kesimin Ulus semti idi
Kızılay semti protokolün gözünün gördüğü yer olduğu için burada olmasa da Ulus’ta bayram arifelerinde yere serilen sergenin üzerine pantolon, gömlek veya çoraplar yığılır, satıcılarının adına işportacı denilenler  başında bas bas bağırır: ihraç malları, yetişin kalmıyor.. Ucuzluğuna da diyecek olmazdı.. İnsanlar da alışveriş etmeden önce sanırdı ki firmanın biri bunu ihraç gayesi ile üretmiş ve satamayıp zor durumda kalınca maliyetinden işporta piyasasına satmış.. O satılan gömleklerden, çoraplardan bir tane alayım deseniz ancak bir giyimlik olup ihraç malı değil ıskarta malı.!
Şimdi AVM’ler çıktı. Merkezler çoğaldı. Yoksulu da varlıklısı da pahalı AVM’lerin renkli, cicili bicili ortamından alışveriş ediyor. Tüketiciler AVM’lerin pahalı kiralarını finanse ediyor. Sadece giyim değil yiyecek, içecek, meyve ve sebze tedarikleri de buralardan sağlanıyor. Giyim de hazır yiyecek de marka sevdası, markalaşma var ama sebze ve meyvede markalaşma var mı? AVM’lere, Süpermarketlere, manavlara sevk edilen sebze ve meyvelerin yenilir olduğuna dair bir güvence var mı? Bu güvenceyi kim verebilir?
Türkiye sebze ve meyvede kendi ikliminin verdiği avantaj ile Avrupa Birliği ülkelerine, Rusya Federasyonuna meyve ve sebze ihraç eden bir ülke. Meyve ve sebze de markalaşmanın birinci ölçüsü tarım ilacı ve hastalık kalıntısı olmamasıdır. Bu olumsuz durum önlenmediği için zaman zaman meyve ve sebzelerimiz iade ediliyor.
Peki ihraç edilip de yurt dışından iade edilen sebze ve meyveler ne yapılıyor?
Afiyetle bizlere yediriyorlar. Nasıl mı?
Türkiye’de bir firma gıdanın her türlüsünü ihraç etmeye (yurt dışına satış) kalkıştığında o gıda için Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından sağlık sertifikası almak zorundadır. O gıda bir ambalajlı gıda olup bir gıda üretim sertifikası var ise bile.. 
Yaş meyve ve sebzenin önceden gıda üretim sertifikası zaten olamaz. İhracatçı firma yaş meyve ve sebzeyi ihraç etmek için kamyona yükler . Firmaya en yakın gümrük dairesine sevk eder. O ilin Gıda Tarım Hayvancılık İl Müdürlüğündeki Gıda kontrol Uzmanlarına başvurarak sağlık sertifikası düzenlenmesini ister. Resmi uzmanlar gümrük dairesinde bekleyen gümrük beyannamesi açılmış sebze veya meyveden numune alıp resmi laboratuarda tarım ilacı kalıntısı meyve sebze böcek ve sineklerinin mevcut olup olmadığını analizlerinde belirler. Bir buluntu çıkmaz ise Türkiye Cumhuriyeti Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı adına sağlık sertifikası düzenlerler ve firmaya verirler. Firma da diğer belgeler ile bu belgeyi kamyoncunun eline verir. Kamyoncu malı satın alacak ülkenin gümrük kapısına gelince bu belgeleri ilgililere sunar. Artık hiçbir ülke bir diğer ülkenin sebze ve meyvede bir diğer ülkenin verdiği sağlık sertifikasına itimat etmeyip kendi resmi laboratuarlarında da analiz etmeden ülkesine sokmuyor .
İşte 2012 yılı başından bu yana Rusya’ya ihraç ettiğimiz 10 partide gönderilen 260 ton mandalina iade edildi. Rusya Federasyonu Federal Bitki Koruma ve Karantina Servisi (Rosselhoznadzor) yetkilileri, son parti 23 ton mandalina üzerinde de sağlık taraması yaptığını ve Türkiye’ye iade ettiğini açıkladı. 
Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığı Ulusal Gıda Yönetmeliğine göre Türkiye’ye iade edilen her türlü gıda ilk giriş kapısında imha edilmek zorundadır. Peki, Rusya Federasyonunun sağlıksız, Avrupa’nın tarım ilacı kalıntısı bulunduğu gerekçesi ile iade ettiği sebze ve meyvelerin iade edilenlerinin gümrükte imha edildiğini hiç işittiniz mi? 
İşitmiyorsunuz çünkü o mallar Türkiye’ye sokulup iç piyasaya işportaya sunulan mallar gibi yerlerde değil AVM’lerin reyonlarında satılıyor. Veya hallere sokulup vilayetlerin diğer hallerine tüketicilerin midesine girmesi için gönderiliyor. Afiyetle yediriliyor…
Peki yurt dışından iade edilen sebze ve meyvenin ilk ihracı esnasında ona sağlıklıdır sertifikası verenlerin yakasına devletimiz yapışıyor mu? İşitmedik!
Peki ihracata sunulmayıp da bahçelerden, tarlalardan hallere, hallerden diğer illerin hallerine oradan da manavlara, AVM’lerin, süpermarketlerin manav reyonlarına getirilen sebze ve meyvelerin iç kontrollerinin GTH Bakanlığınca yapıldığını işitiyor musunuz.? Peki, işitiyoruz diyor iseniz iç kontrollerin güvenilir bir şekilde yapıldığına inanmak mümkün mü? Dış satımdaki resmi kontrollerin güvenilmez olduğunu Rusya, AB gözümüzün içine sokar iken iç kontrollerin güvenilir olduğuna nasıl inanalım?
Evet. Avrupa Birliği ülkelerinin tarım ilacı bulduğu, Rusya Federasyonunun da Akdeniz Sineği Bulup iade ettiği sebze ve meyveleri toplum olarak bizlere tükettirildi. 
Tükenen meyve sebze değil bizler olacağız..!