8 Eylül 2016 Perşembe
STD "Türkiye'de ve Dünyada Su Ürünleri Yetiştiriciliği" Sürdürülebilir Ekolojik Tarım ve Çevre Forumu - Başkan: Hamdi DAĞ
29 Ağustos 2016 Pazartesi
3 Ağustos 2016 Çarşamba
Hümik Asitlerin Türkiye'de Gelişimi "TURKCHM DERGİ" & STD - GENEL MERKEZ
Hümik Asitlerin
Türkiye'de Gelişimi
Türkiye'de Gelişimi
"TURKCHM DERGİ"
Hümik asitlerle ilgili ilk araştırmalar 19. yüzyılda
başlamasına karşın ülkemizde 1977’li yıllarda başlamıştır (1). Türkiye’deki
linyitlerin hümik asit içerikleri de (2) incelenmiştir. Değişik bölgelerdeki
linyitlerin hümik asit içeriği % 0-48 arasında değişmektedir. En eski Zonguldak
yatağı değeri (taş kömürü) 0 olarak bulunmuştur. Genç kömürlerde ise hümik asit
miktarları yaşa bağlı olarak değişmektedir. 1980 tarihinden itibaren ülkenin
hümik asit ihtiyacı ithalat yoluyla karşılanmıştır. %12-15 hümik asitle suyu
uçurularak üretilen katı Potasyum humat ve leonardit olarak üç şekilde ithal
edilmekteydi. 1996 yılında Delta Tarım Kimyasalları Sanayi ve Ticaret A.Ş.
olarak araştırmaya başlandı.1997 yılında ilk sıvı %12‘lik hümik asit piyasaya
sürüldü. Bu tarihlerde hümik asitler ilaç sınıfına sokulmuş ve Tarım Bakanlığı
izni ile üretilmekteydi. Hümik asitler için değişik rivayetler söyleniyordu.
Hormon olduğunu söyleyen de vardı, köklendirici, bitki besleyici özellikleri de
ispatlanmıştı. Ayrıca toprak düzenleyici olarak da bilinmekteydi. 2000’li
yıllarda ilaç sınıfından çıkarılarak gübre yardımcısı sınıfına dahil edildi.
Aynı yıllarda yönetmelik değişikliğine gidildi. Leonardit lignin ve selüloz
esaslı bitkilerin havasız ortamda basınç, sıcaklık etkisiyle bozunması sonucu
ortaya çıkan hümik asitçe zengin genç linyite verilen isimdir. Genellikle 1-2
milyon yaşlarındaki leonardit hümik asit kaynağı olarak kullanılmaktadır. Başka
kaynak yoktur.
Her ne kadar zeytinyağı atığı (3) pirina da fulvik asit
olduğu iddia edilse de ispat edilememiştir. Ayrıca, 2003 yılında TS 5869 ISO
5073’te kömürde ve linyitte hümik asitlerin tayini yöntemi değiştirilerek aynı
numara ile titrasyon yöntemine geçilmiştir. Bu iki TS’de linyitte uygulanmak
için geliştirilmiştir. Bu da büyük bir kaosa neden olmuştur. Yeni yöntem
organik moleküllerde –COOH karboksil grubunun analizine uygulanan bir
yöntemdir. Hümik asitlerde –COOH grubu bulunmaktadır. Fakat diğer birçok ticari
maddelerde de bu grup bulunmaktadır. Nitekim, protein ağırlık şlempe, lignin
sülfonatlar, karboksil metil selüloz da bu yöntem uygulandığında hümik asit
gibi tepkime verirler. Sonuç alarak bazı firmalar şlempeyi bitkisel kökenli
%30’a varan derişimde hümik asitleri piyasaya sürmektedirler.
Keza, KOH ile işleme sokulan ligno sülfonatlar da benzer
isimler altında pazarlanmaktadır. Kullanıcılar, sonuç alamadığı içinde
piyasadaki hümik asitlerin güvenilirliği kalmamıştır.
Ayrıca, ülkemizdeki leonardit yataklarından üretilen hümik
asitler %9-10 derişimde elde edilebilmektedir. Yönetmelikte ise (4) en az %12
olması istenmektedir. Birçok firma bu eksikliği şlempe ve ligno sülfonatla
karşılamaktadır. Bu da ayrı bir olumsuz örnektir. Sonuç olarak, güvenilir bir
analiz yöntemi uygulamak zorunludur. Ayrıca fulvik asit içinde bir yöntem
geliştirilmelidir.
Analiz Yöntemleri:
Analitik kimyanın genel kurallarından bir tanesi, ppm
(milyonda bir) seviyesinde ölçümlerde aletsel analiz yöntemleri uygulanır.
Spektrometre ile elektrokimyasal yöntemler gibi. Numune miktarında limitler
yoksa ve analiz edilecek miktarda %1 ve daha fazla ise Gravimetrik, Volumetrik
gibi yöntemler kullanılır.
Linyit kahverengi turba vs. üretilen hümik asitlerin
miktarında limit söz konusu olmadığına göre Gravimetrik yöntem veya volumetrik
yöntemler kullanılabilir. Nitekim 2003 tarihli TS 5869 volumetrik yöntem
uygulama esasına göre geliştirilmiştir. Fakat diğer girişim yapan maddeler göz
önüne alınmamıştır. Girişim yapan diğer –COOH içeren gruplar için maskeleme
yöntemi uygulanmalıydı. TS 5869 2003 yılından önce uygulanan yöntemde ise
Gravimetrik uygulanmaktaydı ve yöntemde diğer maddelerin girişim yapması söz
konusu olmamaktadır.
Hümik asitlerin analiz yöntemlerinin karşılaştırılması (5)
yapılmıştır. BaCl2 (Baryum Klorür) ve HCI (Hidroklorik asit) metodu olarak
tanımladıkları yöntemin etiket değerleri ile yüksek uyum gösterimi
bulmuşlardır.
Bu yöntem American Colloid Company ve California De partment
or Foodant Agriculture tarafından uygulanmaktadır. Aynı yöntem Delta Tarım
Kimyasalları San. ve Tic. A.Ş. kalite kontrol laboratuvarında 18 yıldan beri
uygulanmaktadır. Yöntemin uygulanması şöyledir.
Sıvı Hümik Asitler:
25 ml numune 100 ml behere alınır, %10 HCI çözeltisi ile tam
çökme sağlanana kadar ilave edilir. Katı kısım sıvı kısımla beraber Şekil 1’de
görünen buhner hunisine aktarılır vakum uygulanarak süzme tamamlandıktan sonra
2-3 defa saf su ilave edilerek tekrar süzülür. Huni çıkarılarak süzgeç kağıdı
90oC’de 2-3 saatte sabit tartıma getirilir katı kısım 2 haneli terazide
tartılarak ağırlığı ölçülür. %HA =W1x4’tür.
İkinci bir 25 ml numune 100 ml’lik behere alınır. %10’luk
BaCl2 çözeltisiyle çökelti çöktürülür. Şekil 1’deki gibi vakumlu düzenekte
süzülür. 2-3 defa saf su ile süzülerek safsızlıklar uzaklaştırılır süzgeç
kağıdı 90oC’de tartıma gelene kadar ısıtılır. Süzgeç kağıdından alınan kat 2
haneli hassas terazi tartılır.
HA + FA = W2 X 0,937 X 4
FA% = W2 – W1’dir.
Böylece ülkemizde büyük sorun olan fulvik asit miktarı da
belirlenmiş olur. Burada tek hata kaynağı bazit ortamda çözünen çok az kil
miktarının olmasıdır.
Leonarditte HA ve FA Oranları:
15-20
gram linyit kurutulduktan sonra tartılır 200 ml beherde
%10’luk NaOH’ten 20 ml ve 200 ml saf su ile 80-90oC’de 2 saat kaynatılarak
çözülür santrifüjle katı, sıvı ayrılarak sıvı kısım alınır. Yukarıda tarif
edildiği 25 ml alınarak BaCl2 ile ve diğer bir 25 ml alınarak HCI asitle çöktürülerek
analizi yapılır.
Katı K-Humat Analizleri:
Nemi uçurulmuş 20 gram katı K-Humat alınır, 100 ml’lik beherde
saf su ile çözülür, BaCl2 (Baryum Klorür) ve HCI (Hidroklorik asit) ile
çöktürülerek analizleri yapılır. Bu yöntemde hem şlempe hem de ligno
sülfonatlar çökmediği için sahte hümik asitler kolayca fark edilir. Çok daha
basit tanıma kokularından da yapılabilir şlempenin ağır bir kokusu vardır.
Ligno sülfonatın kokusu fazla keskin
değildir. Yani hümik asiti tanıyan bir uzman kokuyla bile
ayırt edebilir.
Sonuç:
Basit bir deneme de bu sahteciliği önlemekte kullanılabilir.
Çay bardağınızın yarısına kadar hümik asit olduğu iddia edilen üründen konulur.
Herhangi bir bakkalda satılan tuz ruhu (10-15 % HCI’dir) alınarak ilave edilir.
Çökme varsa gerçek hümik asittir eğer çökme yoksa sahtedir. Denetimlerin ve
seçilen analiz yöntemlerinin uygun olmaması nedeniyle ürün sahteciliği
ülkemizde fazlasıyla yaygınlaşmıştır.
Bunu önlemenin en iyi uygun yolu ise doğru analiz
yöntemlerinin kullanılması ve ilgili yönetmeliklerde gerekli değişikliklerin
yapılmasıdır.
STD'NİN KURUCU BAŞKANI: MERHUM AŞKIN SÜRMELİ'NİN TÜRK TARIMINA KAZANDIRDIĞI ÖNEMLİ VE DEĞERLİ BİR ÜRÜNDÜR.
İlgili İçerik
4 Haziran 2016 Cumartesi
16 Mayıs 2016 Pazartesi
DÜNYA "ÇİFTÇİLER GÜNÜ" KUTLU OLSUN. HAMDİ DAĞ, STD BAŞKANI
DÜNYA TARIM YOLUNDA, TÜRKİYE İSE TERS YÖNDE İLERLİYOR!
Dünya Çiftçiler Günü’nde “dünya” nüfusu tarıma yönelirken
Türkiye’de üreticiler tarımdan vazgeçiyor. En önemli neden ise gelir düzeyinin
düşüklüğü.
Bugün 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü. Bugün 79 ülkeden 120
tarımsal kuruluşu temsil eden Uluslararası Tarımsal Üreticiler Federasyonu’nun
(IFAP) 1946 yılındaki kuruluşunun yıldönümü olan 14 Mayıs itibariyle Türkiye’de
üreticilerin profilini tarlasera inceledi.
15 milyon kişi tarımdan geçiniyor
2016 itibariyle Türkiye’de geçimini tarım ile sağlayan nüfus
yaklaşık 15 milyon. Bu, toplam ülke nüfusunun yüzde 19,8’unu oluşturuyor.
Tarımsal nüfusun yüzde 49’unu kadın yurttaşlar oluşturuyor.
Aileleriyle birlikte üretici nüfusu böyleyken, mesleki
anlamda üretici olarak kabul edilen nüfus toplam nüfusun yalnızca yüzde 3’üne
denk geliyor. Buna göre Çiftçi Kayıt Sistemi’ne kayıtlı olan kişi sayısı 2,2
milyon.
Üretici tarımdan vazgeçme eğiliminde
Türkiye'de 2000’li yılların başından itibaren 2,7 milyonluk
bir nüfusun tarımdan uzaklaştığı görülüyor. Aynı süreçte dünya genelinde
tarımsal nüfusun yüzde 2 arttığı göz önüne alınırsa Türkiye’de görülen bu
“tarımdan vazgeçme” eğilimi düşündürücü.
İstihdam payı gelire yansımıyor
Türkiye’de sektörel işgücü dağılımının yüzde 25,5’ini
kapsayan tarımın istihdam içindeki payı ise 22,3. Buna karşın Gayri Safi Yurt
İçi Hasıla içinde tarıma düşen pay yüzde 6’da kalıyor. Diğer sektörlerle
karşılaştırıldığında tarımdan geçinmenin daha zor olduğu göze çarpıyor.
Üreticinin yıllık ortalama geliri 13 bin TL
2014 itibariyle tarımda ücretli ve maaşlı olarak çalışanlar
yılda ortalama 13 bin 126 TL gelir elde ediyor. Tarım sektöründe işveren olarak
çalışanların yıllık ortalama geliri 13 bin 399 TL olarak hesaplanırken, bu oran
yevmiyeli olarak çalışanlarda ise yılda 4 bin 772 TL’de kalıyor.
Eğitim düzeyi gelirle doğru orantılı
Tarım sektöründe çalışanların yüzde 67,8’i lise altı düzeyde
eğitim durumuna sahip. Lise ve üniversite mezunu üreticilerin oranı ise 7,1.
Tarım sektöründe gelir düzeyi ile eğitim düzeyi arasında da bir ilişki olduğu
seziliyor. Okur-yazar olmayan tarımsal nüfusta kişi başına yılda ortalama 6 bin
939 TL gelir düşerken, lise ve üzeri eğitim düzeyindeki bir tarım çalışanı ise
yılda ortalama 18 bin 906 TL kazanç sağlıyor.
1 milyon üretici traktörsüz
Üretici nüfusu 2,2 milyon olarak kabul edildiğinde
Türkiye’de üretici başına yaklaşık 11 hektar tarım arazisi düşüyor. Geçimini
tarımla sağlayan kişi başına düşen tarım arazisi ise ortalama 1,6 hektar . Son yıllarda
hızla artan traktör nüfusuna karşın Türkiye’de henüz traktör sahibi olmayan 1
milyona yakın üretici bulunuyor.
20 Şubat 2016 Cumartesi
Dünya'da ve Türkiye'de Sürdürülebilir Tarım Politikaları, Hamdi DAĞ - STD Başkanı
2 Aralık 2015 Çarşamba
AMAN DİKKAT!... "GDU’LU GIDALAR ZEHİR SAÇIYOR" - Nevzat Laleli
GDU’LU GIDALAR ZEHİR SAÇIYOR
Nevzat Laleli
Nereye gidiyoruz yazı serisi
Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci
F. William Engdahl’ın istenmeyen
ırkları kısırlaştırma
planına ait ürpertici iddialar ortaya batmaktadır. Buna göre F. William Engdahl, tarım sektörünü elinde tutan
GDO (genetiği değiştirilmiş organizma) devlerinin planlarına göre bu
uygulamanın insanlık için bir kıyamet yaratacağını söylemektedir.
Özetle yapılamak istenen; GDO tohumlarını, az gelişmiş ve gelişmekte
olan ülkelere yayarak, tarlalardaki orijinal tohumların kökünü kazıyan
şirketler, şimdi dünya üzerindeki tüm orijinal tohumları muhtemel bir kıyamet
günü için kutuplarda buzdan bir mağaraya saklamaktadırlar.
“Yeni Aktüel Dergisini 29.Kasım–5.Aralık.2007
tarihli 125. sayısında kapak konusu "Kıyamet
Kapısı" başlığını taşıyan bir dergi yayınladı.
Bu konu içinde “Dünya
üzerindeki tüm tohum çeşitlerini bir araya getirmeyi hedefleyen ambarın amacı,
gelecekte dünyanın başına gelebilecek nükleer savaş, meteor düşmesi veya iklim
değişimi gibi bir felaket durumunda, tohum çeşitliliğinin korunmasını sağlamak olarak belirtiliyor.
Ancak aynı gazeteci bu iyi niyetin
arkasındaki korkunç amacın da bulunduğunu açıklıyor ve bu proje ile ilgili
dehşet verici şüpheleri olduğunu söylüyordu. Gazeteciye göre “GDO devlerinin bizim bilmediğimiz bir
şeyler bildiklerini” düşünüyordu.
GDD – GİZLİ DÜNYA DEVLETİ
Başlıkta görülen adıyla
yayınlanan ve Milli gazete tarından okuyucularına dağıtılan ve hepinizin
okumasını tavsiye ettiğim kitabın XXXIV. (34.) sayfasında 6 numaralı başlık, “MİKROP HARBİ” adını taşımakta ve “Tevrat’tan alınan bölüm”de şunlar
söylenmektedir.
“Ve onun içinde veba ve sokaklarına kan göndereceğim ve çepeçevre onun
üzerine gelen kılıçla içinde ki yaralılar düşecekler ve bilecekler ki ben
Rab’bim” (Tevrat Hezekiel Bölümü
28/23)
14. yüz yılda Avrupa’da çok büyük
ölümlere sebep olan veba salgınları yaşandı. (1. Meydan Laurousse Cilt 12 sf 551) Özellikle Almanya’da (1348 –
1349) yılları arasında vebadan ölenlerin sayısı oldukça arttı. Bu durum
karşısında Papaz Clemens VI: Von Avigon vebanın nereden kaynaklandığını
öğrenmek ve hastalığın yayılması karşısında tedbir almak için soruşturma açtı.
(2. Lexion Des Mittelalters, Bond 11. sf 784-785)
Soruşturma sonucu gerçek bir
vahşeti ortaya koyuyordu. Milyonlarca insanın ölümüne sebep olan vebayı
Yahudiler kasıtlı olarak yaymıştı. (3.
Espana Y Los Judios, Federıco, Ysart Sf 32, 4. Der Grosse Bildatlas Zur
Weltgeschichte, sf 557)
Vebayı yaymak için kuyu sularına
veba mikrobu atılmış, Yahudi olmayanların evlerinin duvarları içine veba
mikrobu bulunan mürekkep sürülmüştü. (5
Devil Drogs And Doctors sf 202-203) Nitekim bir Alman Yahudi’si yine zengin
bir Yahudi olan Hanover’li Salamon oğlu Aaron’dan, Hanover kıyılarına atılmak
üzere 300 tane veba mikrobu bulunan zehir torbası aldığını ve bunları hem
şehrin kısına ve ham de diğer bazı şehirlerin kuyularını zehirlediğini itiraf
etmişti. (6. La Mort Noir Chronic Dela
Peste, Johannes Jnohl sf 218)
BAZI ÖNEMLİ TESPİTLER
2006 yılında çıkartılan 5553
sayılı bir kanunla, ülkemizde yerli tohum üretimi yasaklanmış, üretenlere de
ağır cezalar konmuştu. O günden bu güne üretilemeyen yerli tohumlar çürüyüp
özelliklerini kaybederlerken tohum ithalatı, başta İsrail olmak üzere diğer 6
adet çok uluslu tohumculuk şirketlerinden alınmaktadır. Hem de 4 ton domates
satarak ancak 1 kg tohum alabilme pahasına…
Şimdi de (2015/Kasım) Tarım
Bakanlığı 53 ayrı yem çeşidinin GDO’lu olabileceğini bir Genelge ile yayınlamış
bulunmaktadır. GDO’lu gıdalarla beslenen hayvanlarımız, bir ara geçit olacak ve
bu gıdalar onların etleriyle insanlarımıza da geçecektir.
İsrail’in yemediği, ABD ve AB
ülkelerinin sınırlarından içeriye sokmadıkları, Rusya’nın da bizim marul ve
dolma biber ihracatımızı “sağlığa
zararlı bakteriler taşıyor” gerekçesiyle geri çevirdiği, GDO’lu (Genetiği
Değiştirilmiş) gıdaların her çeşidine açık olan ülkemizde bu gıdalar bizlere ne
yapmakta ve küçük yavrularımıza nasıl tesir etmektedir?
Aradan geçen dokuz yıldır bu
GDO’lu tohumlarla üretilmiş gıdalarla beslenen milletimiz ve özellikle de küçük
çocuklarımız, bu tohumların birer kobayı olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Bu
olaylar gün de geçtikçe artacaktır.
Aşağıda göreceğiniz olaylarla karşılaşmanız
halin de bize bildirmenizi rica ederiz.
2015 yılı Mart ayında Konya
Numune Hastanesine başvuran 6 yaşında ki bir kız çocuğunun ana ve babası, “Kızlarının bu yaşta adet görmeye
başlamasını…” dile getirerek Dr. Hüseyin Özdil’den yardım istemişlerdir.
26.Kasım.2105 günü akşam saat
19.30 da kanal ATV de takdimci ile bir uzman karşılıklı konuşmakta ve “8 yaşında bir kız çocuğunun meme kanserine
yakalanmış olduğu” vurgulanmış ve buna çözüm yolları aranmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















